İLETİŞİM VE SOSYAL MEDYA
HESAPLARI

okumapusulasi@gmail.com

Bir Sorum Var

Haftanın Pusulası 27

İZLEME (30 DK)

MÜZAKERELİ OKUMA (60DK)

ÜÇ AYLARI KURANI ANLAYARAK OKUMA VE MÜZAKERE EDEREK DEĞERLENDİRME
13. SÖZ 1.Makam: Kur’anın hikmeti ve i’cazı
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاۤءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ
Biz Kur’ân’dan mü’minler için bir şifa ve rahmet olan şeyi indiriyoruz. (İsrâ Sûresi, 17:82)
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَه Peygambere şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz da. (Yâsin Sûresi, 36:69 Kur’ân- Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et. İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın, bütün kâinattaki âdiyat namıyla yad olunan, harikulâde ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-ı acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar. Felsefe hikmeti ise, bütün harikulâde olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ, en cami’ bir mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ, en latîf ve umumî bir mucize-i rahmet olan, bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp küfran perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabilesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütuf ve keremle bütün hâzır balıkçıları ağlatmak ister. (Haşiye) İşte, Kur’ân-ı Kerîmin ilim ve hikmet ve marifet-i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al! İşte bu sırdandır ki, Kur’ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri cami’ olduğundan, şiirin hayalâtından müstağnidir. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın i’caz derecesindeki kemâl-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizâmât-ı san’atı muntazam üslûplarıyla tefsir ettikleri halde, manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki: Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip ta ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcut münasebet-i mâneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etmesidir. Güya, serbest herbir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’ân içinde binler Kur’ân bulunur ki, herbir meşrep sahibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmi Beşinci Sözde beyan edildiği gibi, Sûre-i İhlâs içinde, otuz altı Sûre-i İhlâs miktarınca, her biri zi’l-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunuyor ve tazammun ediyor. Evet, nasıl ki semâda olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı cihetiyle herbir yıldız, kayıt altına girmeyip her biri ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki birer birer her bir yıldıza, mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak, birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya her bir tek yıldız, necm-i âyet gibi, umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte, intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör, ibret al. وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ nın bir sırrını bil. Hem âyet-i وَمَا يَنْبَغِى لَهُ sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni, küçük ve sönük hakikatleri, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’ân’ın hakikatleri o kadar büyük, âli, parlak ve revnaktardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlere nisbet edilse, gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ, يَوْمَ نَطْوِى السَّمَاۤءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ
O gün semâyı, kitap sahifelerini dürer gibi düreriz. (Enbiyâ Sûresi, 21:104)
يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثاً
O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter. (A’râf Sûresi, 7:54)
اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ
Tek bir sesledir ki, onların hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilirler. (Yâsin Sûresi, 36:53) gibi hadsiz hakikatleri buna şahittir.
Kur’ân’ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi, i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfrün zulümatını nasıl dağıttığını görmek, zevk etmek istersen, kendini o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cümud ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan‑ı ulvisinden يُسَبِّحُ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ Göklerde ne var, yerde ne varsa, herşeyin hakikî sahibi olan, her türlü noksandan münezzeh bulunan, kudreti her şeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah’ı tesbih eder. (Cum’a Sûresi, 62:1) gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem, يُسَبِّحُ sadasıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, huşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ sayhasıyla, işitenlerin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ber ve bahr birer lisan ve bütün hayvanat ve nebatat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı dîdar eder. Yoksa, bu zamandan ta o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikını göremezsin. Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sair neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile, yahut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan, elbette her bir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümatı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ-ı i’câzı içinde bu nevi i’câzını zevk edemezsin. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın en yüksek bir derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki: Gayet yüksek ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi, onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Her Bir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görünmeyen—ve halen görünmüyor—o ağaca dair, biri çıksa, bir perde üstünde onun her bir âzâsına mukabil birer resim çekse, birer hudut çizse, daldan meyveye, meyveden yaprağa, bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayetsiz uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder. Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın dahi, hakikat-i mümkinata dair—ki o hakikat, dünyanın iptidasından tut, ta âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten Arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine dair—beyanat-ı Furkaniyesi, o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve her bir uzva ve meyveye lâyık birer suret vermiştir ki, bütün muhakkikler, nihayet-i tahkikinde, Kur’ân’ın tasvirine “Maşaallah, bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Hakîm!” demişler. وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef’âl-i Rabbâniyeyi, bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edelim ki, o şecere‑i nuraniyenin daire-i azameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud‑u kibriyâsı, gayr-ı mütenahi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı, يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ .. فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى .. هُوَ الَّذِى يُصَوِّرُكُمْ فِى اْلاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاۤءُ
Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer. (Enfâl Sûresi, 8:24)
Daneleri ve çekirdekleri çatlatan Allah. (En’âm Sûresi, 6:95) Annelerinizin rahimlerinde size kendi dilediği gibi bir şekil veren de Odur. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:6) hududundan tut, ta وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ .. خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ .. وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ
Gökler Onun kudret elinde dürülmüştür. (Zümer Sûresi,39:67)
Gökleri ve yeri altı günde yaratan Odur. (Hûd Sûresi, 11:7) Güneşi ve ayı da emrine boyun eğdirdi. (Ra’d Sûresi, 13:2) hududuna kadar uzanmış o hakikat-i nuraniyeyi, bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle, o kadar tenasüple ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef’âli beyan etmiştir ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Furkaniyeye karşı “Sübhanallah” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek tasdik ediyorlar. Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan hem o iki şecere-i azîmenin birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, ta en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir tenasüp tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne hayran kalır. Ve o iman dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın ta en ince teferruatı ve en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza edildiğine delil: O Kur’ân-ı cami’in nusus ve vücuhundan ve işarat ve rümuzundan çıkan Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn‑ü tenasübü ve resaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı’dır. Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye, beşerin ilm-i cüz’îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm-i muhîte istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel-ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. اَلْحَمْدُ ِللهِ الَّذِۤى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا
Hamd o Allah’a mahsustur ki, kuluna kitabı indirmiş ve o kitapta hiçbir tezat ve eğriliğe yer vermemiştir. (Kehf Sûresi, 18:1) bu hakikate işaret eder.
اَللّٰهُمَّ يَا مُنَزِّلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ وَبِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبوُرَنَا بِنُورِ اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰمِينَ يَا مُسْتَ Haşiye: Amerika‘da aynen bu vakıa olmuştur.

MİRAÇ ENGİNLİKLİ İBADET NAMAZ (10 DK)

Namazın Meyveleri
İnsanı Fuhşiyattan Alıkoyar

Namaz, hayatın hesabını vermek üzere günde beş defa huzur-u ilâhiye çıkmadır. Başka bir ifadeyle o, her an, arkasında Azrail’in nefesini, önünde Rabbin hesabını hissetmedir. Solda şeytanın saptırmasından Rabbin dergâhına sığınma, sağda ise meleklerin teyidi altına girme neşvesi içinde, Rabbin huzurunda el-pençe divan durmaktır. İşte bu mânâda eda edilen namazdır ki insanı fuhşiyat ve münkerattan alıkor. Çünkü bu mânâda kılınan bir namaz, günde beş defa günahlardan kurtulma ve Rabbin huzuruna çıkma liyakatını kazan- ma mânâsına gelir. Bundan sonra artık günahlara girmenin bir mânâsı ve mâsivânın kir ve paslarına bulaşmanın mantıkî bir gerekçesi olamaz. Allah (cellecelâluhu),Kur’ân-ıKerim’de -Muhakkak namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor.” buyuruyor. Fuhşiyat ve münkerat, kendilerine has o menhus yönleriyle mü’mini, esasen yapması gerekli olan miraçtan ve Rabbin huzuruna çıkmadan alıkoyacak bir ağırlık, dolayısıyla Allah’ın sevmediği birer günahtırlar. “Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.”278 hakikatince, günahlara dalan bir insan, o nispette de Allah’tan uzaklaşmış ve şeytana yaklaşmış olur. Başka bir ifadeyle, namazla ka- zandığı kurbiyeti, günahla kaybetmesi, adım adım tırmanıp zirvesine ulaştığı merdivenden, mânâsız şeyler için, yeniden hem de başaşağı düşmesi demektir. Öyleyse Rabb’e yakınlığı ideal edinmiş, onun arkasından koşan bir mü’min, kendini Rabbinden uzaklaştıracak fuhşiyat ve münkerata dalmaktan –sahih hadisin ifadesiyle– ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmalı ve kaçmalıdır.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Üç haslet vardır ki bunlar kimde bulunsa imanın tadını duymuş de- mektir. Bir: Allah ve Resûlü’nü her şeyden ve herkesten daha çok sevmek. İki: Sevdiklerini sırf Allah rızası için sevmek. Üç: Allah, küfürden kurtarıp kendisine İslâm’ı nasip ettikten sonra tekrar küfre girmekten, ateşlere atılmaktan korktuğu gibi korkmak.”279 buyurur. O hâlde imanın tadını duyanlar, küfür ve küfre sebebiyet verecek şeylere maruz kaldıklarında ateşin içine götürülüyor gibi bir his duyacaklar ve tekrar ona dönmemek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır.

İşte bu ruh ve bu şuur içerisinde namazı eda, Rabbin karşısında el-pençe divan durup bir ahd ü peymân yenileme, Allah’la olan bağları kuvvetlendirme demektir. Bu haddizatında çok kolaydır; ama meselenin neşvesine eremeyenler için de zorlardan zordur. Namaz kılma Allah’a yaklaşmaya bir vesile olduğu gibi onu terk etme de şirke ve küfre girmeye bir vesiledir. Efendimizِِ Kul ile küfür ve şirk arasında sadece namazın, terki vardır.”  buyurur. Başka bir hadislerinde ise -Kim namazımızı kılar, kıblemize yönelir, yediğimizden yerse o Müslümandır ve Allah ve Resûlü’nün himayesi altındadır. Allah’ın himayesini hafife almayınız.” buyurur. Tıpkı gayrimüslimlerin, İslâmî bir idarenin zimmetini kabul edip o idarenin himayesi altına gir- mekle, Müslüman tebaanın istifade ettiği bütün haklardan is- tifade ettikleri gibi, Müslüman da âdeta namazını kılıp kıbleye teveccüh etmekle Allah ve Resûlü’nün himayesine girmiş ol- maktadır. Artık kimse ona dokunamaz. Himaye altındaki bir insana yapılacak eza ve cefa, doğrudan doğruya onu hima- yesi altına alan kişiye karşı işlenmiş sayılır!

Demek Allah’ın himayesini kabul eden bir insan, büyük bir koruma altına girmiş, Müslümanlığa ait şeâir sayesinde küfür ve şirkle kendisi arasına bir perde çekmiş demektir.

DUA (5 DK)

Azameti ve ululuğu bütün izafî büyüklüklerin kıyas kabul etmeyecek kadar üstünde olan Yüceler Yücesi Rabbimiz! Senin kulun olmak ve Sana kullukta bulunmak bizim için en büyük şeref, en büyük pâyedir ve iftihar vesilesi olarak da kâfî ve vâfîdir. Acz ü fakrımızı itiraf ederek çaresizlik içinde bir kez daha kapına geldik; rahmetinle muamelede bulunup bizi yüce dergâhından eli boş, haybet ve hüsrana maruz kalmış  bahtsızlar olarak geri çevirmemeni diliyor ve dileniyoruz. Ya Rab! Andolsun ki, Sen bizleri huzurundan boş çevirirsen, sığınacak başka hiçbir melceimiz ve necâtımıza vesile olabilecek hiçbir çaremiz yoktur. Ey fazlı ve lütfu bir nehir gibi sürekli çağlayıp duran ve ey kullarının günahları ne kadar büyük olursa olsun onları mağfiret buyuran merhameti sonsuz Rabbimiz! Gaffâr ism‐i celîlin yüzü suyu hürmetine bizi de günahlarımızdan arındırıp tertemiz, arı‐duru bir kıvama erdirmeni.. Kerîm ve Latîf isimlerinin hatırına bu kapıkullarını da ihsan ve atâ sağanaklarıyla sırılsıklam hale getirmeni.. kurb‐u huzurundan uzak kalmaya sebep olabilecek her türlü mani ve engeli Seninle aramızdan kaldırıp uzaklaştırmanı.. nezd‐i ulûhiyetinden göndereceğin tecellî dalgalarıyla, beşeriyetimizden kaynaklanan karanlık noktaları ve boşlukları aydınlatıp kapatmanı.. zâhir ve bâtın hislerimizi istila eden seviyesizlikleri, nâhoş huyları, kaba ve çirkin sıfatları bir daha geri dönmelerine imkan kalmayacak şekilde silip süpürmeni… ve bizi dünya ve âhirette rezil rüsvâ bir duruma düşürmemeni istirham ediyoruz. Dualarımızı kabul buyur Rabbimiz!  Rabbimiz!  Şayet Sen bize azap eder ve ayıplarımızın, günahlarımızın ortaya dökülüp utanılacak hâllere maruz kalmamıza izin verirsen, biz başka hangi kapının tokmağına dokunabiliriz; bizi bu hâllere düşmekten başka kim koruyabilir?! Biz Senin kapıkullarınız ve işte bir kez daha, günahlarımız sırtımızda bir kambur gibi, onun hacaletiyle huzuruna geldik. Şayet bizi hata ve isyanlarımızın karşılığı olan ikâba maruz bırakır ve yüzümüzün kararmasına mani olmazsan, Sen de biliyorsun ki biz bunlara fazlasıyla müstehakız. Fakat, dağlar büyüklüğündeki cürümlerimize, günahlarımıza rağmen merhametinin ve  şefkatinin enginliğiyle muamelede bulunursan, o da Sana pek yaraşır. Ya Rab! Biz yapıp ettiklerimizle kendimizi beşerî yanlarımızın esiri hâline getirdik. Ne olur, Sen, bizi hem cismaniyetimizin hem de yaratılmışlara kulluğun esaretinden kurtar! Bizi ihlâs kahramanlarından eyle! Sen kullarına karşı pek merhametli, pek lütufkârsın; bize de lütfunla muâmelede bulunup dosdoğru yolu göster ve geçeceğimiz yolları düz ve pürüzsüz hale getir! Ezelî ilminde kendileri hakkında ebedî mutluluk takdîr ettiğin bahtiyar kulların gibi bizi de Cehennemden uzak tut! Cehennemin hışırtılarını bize de işittirme, hissettirme! Bizi de ebedî nimetlerine garket ve mahşer gününün tasa ve sıkıntılarından koru!  Ey keremi bir gölge hükmünde olan bütün keremlerin aslı ve menbaı olan Kerîm Rabbimiz! Biz, mücrim kapıkulların olarak inanıyoruz ki, Senin ihsanların ve lütufların sadece iyi ve itaatkar kimselere mahsus değildir. Bilakis Sen bütün kullarını görüp gözetir ve onların hiç birini mahrumiyet içinde bırakmazsın, bırakmazsın, zira Sen Ekremü’ül Ekreminsin.   Ya Rabbe’l‐âlemîn! Senin kereminin, rahmetinin, merhametinin herkesi ve her şeyi çepeçevre sarıp sarmaladığı mülahazasıyla biz de huzurunda elpençe divan duruyor ve bizim gibi isyan vadilerinde düşe kalka yürüyen günahkârları da kereminden mahrum etmemeni diliyoruz; diliyoruz, çünkü Sen fazlı ve keremi bol, hazineleri için bitip tükenme asla söz konusu olmayan yegâne Zatsın. Rabbimiz! Bize kötülük yapanlara iyilikle mukabelede bulunmamızı ve seyyiâtı hasenâtla savmamızı emreden de yine Sensin! İşte biz de Senden böyle bir muâmele ümid ediyor, hata ve kusurlarımızı setredip ihsanlarınla bizi de sevindirmeni diliyoruz. Bu türlü bir iyiliğin en çok yüce Zâtına yaraşacağında ise zerre kadar  şüpheniz yoktur, ey merhametlilerin en merhametlisi olan ulu Allahımız!